İKİLEMLERİN
HAREKETLİ GÖRÜNTÜSÜ
Oğuz Alp Dedeoğlu
Mart, 2011
Türkiye’de soyut resmin önemli
temsilcilerinden oluşan kadrosuyla Mine Sanat Galerisi,
Türkiye’de soyut resmin gelişiminin tanıklığını yapmamızı
sağlıyor. Günümüzde “çevre”den “evren”e giden yolda
getirilen güncel yorumları izleyiciye sunan ve bunun için
Asya ve Avrupa’dan seslenen Galeri, bugünlerde,
resimleriyle çok yabancı kalamayacağımız karşıtlıkların
gösterimini ve etkileşimini sunan Avni Öztopçu’nun
soyutlamalarına yer vermiştir. Sergide sanatçının 2010
tarihli son çalışmalarına da tanık olacaksınız. 1985’ten
beri soyutlamalar yapan sanatçı, yaşadığı deneyimler
ölçüsünde oluşturabildiği anlam derinliği üzerinden
yolculuk yapar. Bu derinlik ise farklı anlatım yollarıyla
biçime uğrayarak izleyiciye ulaştırılır. Anlamdan biçime,
biçimden anlama karşıtlıklarla göndermeler yapan
sanatçının izleyiciyi soyut bütüne dahil etme kaygısı
taşıdığını düşünüyorum. Bu soyutlamaların izleyiciye
geçişliliğini yaşadıklarımızdan hareketle sorgulamamız
gerekir.
Doğada,
doğa diyemediğimiz yerde; yaşayabildiğimizi düşündüğümüz
veya düşündüklerimizi kısıtlı hayalgücümüzden sıyrılarak
realize edemediğimiz mekânları tasavvur ederiz. Kimi zaman
sınırların derinliği üzerine değil de biçimleri üzerinde
iki çalı çırpıdan yapılmış yuvaya tünediğimiz on yıllarda
yaşarız. kalabalığın gürültüsü kimi zaman Tchaikovsky’nin
1812 üvertüründeki top sesleri kadar güzel gelir kimi
zaman da yerinden eder ve şeye sıla başlar. Yaşam, ses,
hayalgücü, kalabalık veya tek; hepsine hepimiz tanığız ki
bu dünya üzerinde var olan şeylerdir. İster içeriğine
bakın ister yapısal yönden. Çağımızda dünya üzerinde olup
bitenler arasında olan bu olgular aynı zamanda çağımızın
doğasında da var demektir. Doğayı gerçek anlamında
kullanıp bu olgulara baktığımızda reklam ve endüstri
çağının yüce nesneleri ile karşılaşırız ki bu bizdeki
hareketi değil bağlanmışlığı, tutsaklığı ifade eder. Peki
aynı olgulardan yola çıkarak hareketi, problematik uyarımı
nasıl yakalarız. Cevabı basittir: Durağanlığı ve bir
şeyleri aşabilecek ruh haline ulaştığımızı
hissettiğimizde... Dolayısıyla önümüzden hızla geçen
görüntüler üzerinde derin düşünecek kadar zaman kazanırız.
Zaman kazandıkça ayrıntıya ineriz. Ayrıntılar bütünü
farklı görmeye ittikten sonra bu sefer daha ilerisini
görmeye çabalarız. O zaman yetersizliğin sonu gelemeyeceği
gibi itki ile ateşlenen duygular harekete geçer. Yaşamın
hızı ve yavaşlığı, sesin gürültüsü ve armonisi,
kalabalığın çekici ve iticiliği, yalnızlığın güçlüğü ve
kolaylığı gibi oluşan ikilemleri bir anlamda hareket
olarak algılayabiliriz. Çünkü bu saydıklarım ve
benzerleri, sorgulayan-öznenin, ikilemler içindeki
kutuplar arasında çarpışmasına sebep olur. İkilemler bu
sefer fenomen yani birer nesne durumuna girer. Ve buradan
tamamen farklı biçimlerde gösterime sunulurlar. Onlar
doğanın kopyası olarak reklam veya bir endüstri ürünü de
olabilir. Sanatın doğası olarak hiç olmayan bir mekânda;
kendileri için tinsel anlamda en dolgun ifadeyi
bulabilecekleri bir alanın içinde de olabilirler. Reklam
ürünü olarak tutsaklığın durağanlığını yaşarken öte yandan
sanatçının hiç girilmemiş doğasında hareketliliği daim de
ettirebilirler. Günümüzde her ikisi de kuşkusuz sanattır.
Ama ikincisinin, tinsel coşkunun görüntüsünü ve çözüm
getirebilme, şeye anlam verebilme yetisini izleyiciye
aksetmesi bakımından günümüzdeki insana daha sıcak gelmesi
gerektiğini düşünüyorum.
Ressam
H. Avni Öztopçu’nun eserleri, evrende olup bitenlerin özne
üzerindeki etkisini tema alır. Bu temanın içinde ise nesne
soyutlamalarından beslenen karşıtlıkları biçeme yansıtma
kaygısı ve bu kaygının yapabildiklerinin ana temadan
kopmaksızın ama türlü yollarla tinsel gösterim çabası
vardır.
Çalışmalarına yapısal yönden bakıldığında; çerçevesini,
sanatçının klişe anlamda penceresine benzetmekten çok
ikilemlerin –karşıtlıkların- çarpışma alanı olarak
görebiliriz. Örnek olarak sergide yer alan 2010 tarihli
“Dayanak” adlı resminde çerçevenin sınırlarının
uzaklarında merkeze dikey yerleştirilmiş anıtsal nesnenin
hemen arka planında motife yaklaşan ama olmayan
belirsizlikler merkezdeki ana nesnenin –bütünün- çekim
alanına girmişlerdir. Böylece bütün ile çerçeve arasında
geniş bir aralık kalmıştır aralık renk olmayan siyah ile
doldurulması bir yana tek boyanın kullanılması bütünün
çekim alanının etkisini çerçeve içinde sınırsız harekete
çevirmektedir. Hareketin etki alanı yorumsuz bırakılarak
izleyici resme davet edilir. Ve böylece öndeki belli
olarak gösterime sunulan nesnenin arkasındaki
belirsizlikler renk ve yüzeysel biçimlerle desteklenerek
karşıtlık; boş, yorumsuz, mekânda harekete
dönüştürülmektedir.
Aynı
sergide yer alan 2010 tarihli “Yüzer Korunak” adlı
soyutlamasında ise yine merkeze yerleştirilmiş bir
nesnenin arkasında bu sefer çerçeve dışına taşma azmini
gösterebilen bir hareketle karşılaşırız. İkilemlerin
oluşturduğu çekim alanı bu sefer genişletilmiş ve
rahatlatılmış, yerini nesnenin belirginliği, mekânın
belirsizliği ile birleşerek – gerçek yaşantıda olması
belki de imkansız- anın vermiş olduğu rahatlama hissi
yakalanmış olur. Bu iki örnekte dikkat edilmesi gereken
nokta -diğer resimler de bu farklı farklı yollarla
denenmiştir.- hem öndeki anıtsal biçim kazandırılmış
nesnede hem de bunu sebebleyen anlamı ifade eden belirsiz
boşlukta siyah-beyaz veya açık-koyu tonlandırmalara
rastlamamızdır. Bu tonlandırmaların yarattığı belirli
belirsizlikler resimde perspektif etkisi yaratmakta ve bu
da dikkati merkeze toplayıp kuvvetli karşıtlıkların gözü
yorma eğilimi yok edilmektedir. Resimdeki karşıtlıkların
başatlığını, bahsettiğim dinginlik, huzur hissi ile
birleştirip seyirci olarak kendimize yöneldiğimizde şu
soruyu sormam gerekiyor: Karşıtlıklar kafamızda çarpışıp
dururken bu sayede gelişen anlık huzura nasıl ulaşıyoruz?
Her şeye olduğu gibi buna da kendimizi olaylardan
soyutlayarak yaklaşamayız. Kendimizi de soyutlamamız
gerekir. Kendimizi de nesneleştirmemiz gerekir ve
nihayetinde kendimizi de ikilemlerin alanına dahil etmemiz
gerekir. O zaman tüm karşıtlıkları kontrastı, siyah ve
beyazı, gürültü ve armoniyi, kalabalığı ve yalnızlığı
içimizde barındıran “kendimiz” biçime dönüşebilir. Peki
biçime dönüştüğümüzü ve artık anlam kazanabilir olduğumuzu
nasıl fark ederiz? Kendimizin varoluşunun farkındalığı
biçimimizin eşdeğer karşıtlığını gördüğümüz an
gerçekleşir. Karşımdaki, bana göre bir anlamdır;
karşımdakine göre de ben bir anlamımdır. Deneyimlerimle
biçim kazanan ben, karşımdakinin var oluşuyla derinlik
kazanır anlam kazanır. Anlık huzur dediğim şey ise bu
farkına varmanın bir ifadesidir.
Kant,
Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde “doğanın erekselliği”
kavramından söz eder. Buna göre doğanın bize vermiş olduğu
yasalar bizim ona yönelik derin düşüncemiz sonucu oluşan
yasalardır. Doğa, karmaşık yapısıyla yine doğadır ve yasa
koyucu değildir. Doğa bir erek değildir ama erek veren
yapısı bizi ona yönlendirir. Dolayısıyla doğa ile derin
düşünme yoluyla iletişime geçen insan kendini bir
sorumluluğun içinde bulur. Bu felsefe romantizmde,
Nietzscheci yaklaşımda ve sonrasında 20. Yüzyıl
sanatçılarının eserlerinde de kendisini göstermiştir. Bu
açıklama ile Avni Bey’in resimlerinde bir ego ve belli
bir sınıftan bahsetme kaygısı olduğunu söylemiyorum.
Ressam Avni Öztopçu’nun 1985 yılından başlayarak
soyutlamalarında tutarlı şekilde ilerlediği gözlemlenir.
Birbirinden farklı kurgularla bu soyutlamaları
gerçekleştirse de resimlerinin ana iletisi, bu yargıyı
izleyiciye taşımanın sürecidir. Bu yargılamalar,
soyutlamalardaki birbirini sebepleyen nesnelerden doğar ve
izleyiciyi beni, o resmin karşısında yoruma götürerek
derinliğin ve ikilemlerin tinsel hareketine dahil edene
kadar devam eder.
Sonuçta
Avni Öztopçu, klasik felsefeden ve güncel yaşamdan
etkilenerek bir erek taşımayan yaşadıklarımızı
karşıtlıklarla, belirsizliklerle, kontrast ve mekân
kurgularıyla erek haline getirir. Edinilen amaç izleyici
üzerinde bir kıvılcım yaratma kaygısını taşır. Bu aslında
soyutlamaların psikoloji ile bağlantısından çok mekân
–coğrafya olarak da algılanabilir- fark etmeksizin kaotik
çağımızda ereksizliği hatırlatan güçlü uyarımlar olarak
algılamak gerektiğini düşünüyorum. Bu uyarımların alanına
şüphesiz insanoğlunun ihtiyacı vardır. Yazımın başında
yetersizlikten bahsetmiştim. Kendimizde veya herhangi
olguda eğer bunu görebiliyorsak içtepi olarak üretilen
farklı tutarlı doğalara veya anlık da olsa çözüme ulaşma
kaygısı taşıyan bilinç haritalarına bir göz atmanın bile
yeterli olacağını düşünüyorum. Bu sefer hayalgücümüzün
olgulardan çok da uzaklarda olmadığını, aksine olgulara
derinliğine yaklaşabildiğine tanık olabilirsiniz. Mevz-u
bahsin temsillerinden biri çok uzakta değildir. 31 Mart
2011’e kadar Mine Sanat Galerisi’nin Asya mekânındadır.
K a y
n a k ç a :
Kant, Immanuel; Yargı Yetisinin
Eleştirisi, çev: Aziz Yardımlı, İdea, İstanbul, 2006
Öztopçu, H. Avni,
http://www.avnioztopcu.com
içinde “Kurgusal Mekân” 1989